“Japonya’da yolculuk etmek, sadece mekan değiştirmek değil, bir hayaletler ordusunun arasından geçmektir. Eski bir tapınağın avlusunda, asırlık bir taş fenerin yaydığı o zayıf ışığın altında durduğunuzda; zamanın dikey bir çizgi değil, iç içe geçmiş halkalar olduğunu anlarsınız. Buradaki sessizlik, sesin yokluğu değildir; aksine binlerce yılın birikmiş fısıltısıdır. Eğer bu fısıltıyı duyacak kadar sessizleşmezseniz, bu ülkeye dair hiçbir şey görmemiş sayılırsınız. Japonya, ancak kendinizi ona tamamen bıraktığınızda size kapılarını açar; o da sadece bir aralık kadar.”
Bilinmeyen Japonya’dan Görüntüler
Lafcadio Hearn, 1894






Çocukluk hayalimiz: başka hiçbir dünyaya benzemeyen, binlerce yıllık zarafetin ülkesi Japonya’ya hoş geldiniz. Gelenek ve modernlik yan yana kutlanırken, bu çoğu zaman çelişkili görünen şekillerde gerçekleşir. Volkanlar ve benzersiz panoramalarıyla Japonya, güçlü bir uluslararası ekonomik güçtür.
Fenerlerin ışığında parlayan çekçekler, ülkenin simgelerinden biridir. İlk kez 1869’da Yokohama’da görülen bu araçlar kısa sürede ülkenin dört bir yanında yaygınlaştı. Samuray diyarı gerçekten zamansızdır; eski alışkanlıkların modern yaşamla birleştiği bir yer, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi. Japonya, ülkemiz gibi iki bahar ülkesidir.
Bahşiş kültürünün olmadığı bu diyarda, sake dökülmüş yılan balığını wasabi ile deneyin; burnunuzdan alev çıksın ki Fuji’nin gölgesinde olmanın hakkını verin. İzayaka, yani meyhaneye girerken ayakkabınızı çıkarın. Ada ülkesinin insanları saati çok seviyor; misal markette çilek var yanına hemen saat 6.35’te toplandı diye yazıyorlar. Boşuna ünlü Japon markası Citizen, dünyanın en pahalı saatlerinden biri olarak bilinmiyor.
Ülke adeta bir tiyatro sahnesi gibi. Kalbim hem gülümsedi hem sıkıştı. Bu sahnede anlam sadece dilde değil, harekette, renkte, sessizlikte saklıdır. Ama dilin melodisine kapılmak da apayrı bir deneyimdir. Sahneler bir ders gibi; tiyatroya, sadeliğe, gösteriye ve insan kalbine dair. Miso çorbası, katsu curry, onigiri ve matcha’lı tatlılar ise bonus tatlar. Antik Japon terimi Oubaitori, ilkbaharda açan dört ağacın kanjisinden gelir: kiraz, erik, şeftali ve kayısı. Her çiçek zamanında açar; bu deyim hepimizin kendi hızımızda büyümemiz gerektiğini hatırlatır. Hayat yolculuğumuz bize özeldir; gelişimimize odaklanmalı ve başkalarıyla kıyaslamaktan kaçınmalıyız. Çiçek açan ağaçlardan alınacak dersler galiba çok. Hayatımda ilk kez, demlikten bira içerken ve iki çubuk arasına sığan lezzetlerle çevrilmişken, güneşin doğduğu ülkedeki ilk günün şaşkınlığı ve sarhoşluğu diye bir şey olduğunu düşündüm. Uzaklarda bir ada mı, yoksa başka bir gezegen mi? Japonya, Dünya’dan bağımsız bir paralel ülke gibi; çözemedim, çözülmüyor. Bir Japon atasözü der ki: “Gerçek yolculuk, varacağın noktayı düşünmeyi bıraktığında başlar.”
Kim bilir… belki de gerçek yolculuk, çoktan başlamıştır bile…







KYOTO
Japon İmparatorluğu’nun başkenti Kyoto’nun benim için en özel kentlerden biri olduğu gerçeği bir sır değil. 1.500 Budist ve 200 Şinto tapınağı bulunan kentte Zen bahçelerinde yürüyüp yüzyıllık tapınaklarda tütsü yaktım; eski sokaklarda kaybolup geleneksel Japon evlerinin gölgesinde dinlendim. Ayaklarım sakura çiçeklerine bulanmıştı. Bacaksız sandalyelerde oturdum, her yerde mini mini Japonlar vardı. Her köşe başka bir hikâye anlatıyordu; ben de hepsine kulak kabarttım. Detaylar, özenle yaşatılmış bir kültürün yansımasıydı. Japonlar suyu ahşap ve bitkilerle işler; gözlerimle gördüm. Tapınakların dinginliğini, Gion sokaklarının zarafetini ve turuncu taksinin bile estetik oluşunu fark ettiğim gibi…
Budist keşişlerle meditasyon yaptım. Mükemmel bir samuray olmanın yolunun Zen ustası seviyesine ulaşmaktan geçtiğini öğrendim. İlham veren bahçelerde dolaşırken Japon mutfağının taze tatlarının keyfini çıkardım; ülkenin kadim ruhuna da böylece yaklaşabildim. Kyoto, Japonya’nın en eski geleneklerini korumuş en zengin tarihe sahip kenti. Gezginleri koruyan Jizo heykelleri, geyşaların yaşadığı mahallelerin kendine özgü atmosferi, çayhaneler ve geleneksel ahşap evler… Antik başkent insana derin bir perspektif sunuyor.
İlkbaharda, özellikle rüzgârsız sabahlarda, kutsal yapıların ahşap zemininin kendi kendine “çatırdayan” hafif bir ses çıkardığı söylenir. Yerel halk buna “aoi no koe” der; bu sesin ruhların yürüdüğüne ya da kentin uyanışına işaret ettiğine inanılır. Şehirde “imimono” adı verilen küçük şans muskaları bulunur. İbadet yerlerinin kapılarındaki göze benzer kırmızı ip bağları ise “yokei” duasının bir parçasıdır.
Bir tapınakta şu kavramla tanıştım: “Mono no aware”, bir şeyin geçici olduğunu bilmenin getirdiği hüzünle karışık hayranlık duygusu… Yani “bu an sonsuz değil, ama tam da bu yüzden çok güzel” demek. Mesela kiraz çiçeklerini izlemeye “hanami” denir; bu gelenek, sadece güzelliği değil, geçiciliği de kutlar.
Buradan ayrılırken, yaşamda hiçbir şeyin kalıcı olmadığını kabullenmeyi, buna üzülmek yerine anın değerini daha çok bilmeyi diledim. Kyoto, seni ve senden öğrendiklerimi sonsuza dek kalbimde taşıyacağım.







OSAKA
Kendine has benzersiz bir ülke olan Japonya’dayız ve Osaka’nın sokaklarını beraber yürüyelim mi? Japonya’da şöyle bir karşılaştırma vardır: Tokyo hayalleri kurar, Kyoto geçmişi hatırlar, Osaka ise hayatı yaşar diyerek söze başlayayım. Dotonbori’nin enerjisi, sokak lezzetleri ve ışıl ışıl tabelalarıyla başladı keşfim. Sonra karaoke sokaklarında devam edip ışıklar, kahkahalar ve Japon pop müziği arasında keyifle kayboldum. Şinto tapınağı Gensho-ji, güneşle yıkanmış taş yolları ve her detayı özenle işlenmiş mimarisiyle tam bir huzur alanı. İmkânsızın mümkün olduğu yer olarak da anılan Osaka Kalesi ise tarih kitaplarından fırlamış gibi, ihtişamıyla göğe meydan okuyordu. Ve bir ulusal müze Bunraku kuklalarıyla geleneksel Japon tiyatrosu, Heian dönemi saray hanımlarının zarafeti, 1940’ların OSK kadın revüsü, kentin bazı çılgın bina cepheleri unutulmaz. Bu arada Modern Japon komedisinin kalbi Osaka’dır aklınızda olsun bu yüzden bugün Japon televizyonlarındaki ünlü komedyenlerin çoğu Osakalıdır. Şehrin mizahı zeki ama kibirsizdir. Kentin nehirleri ve kanalları, ticaret geçmişinin sessiz tanıklarıdır. Neon ışıklarıyla kentin en canlı sokak sahnelerini hazırlar. Osaka suşiyi dünyada ilk kez hareketli banttan yani konveyörden sunan kent. Suşi ile dişinizin kabuğu doyduysa şimdi donburi ve meşhur Japon çorbası miso sipariş verin ki gözünüz ve karnınız doysun. Burada top şeklinde ortasında kurutulmuş deniz yosununa sarılı ahtapot eti olan zencefil yeşil soğan ve özel takoyaki sosuyla kızartılan hamur bazlı atıştırmalığı tatmayı ihmal etmeyin. Çünkü bir yaşam biçimidir. Japonya’da tam 2.000 yıldır pirinç ekiliyor her öğünde var. Tapınak ya da hediyelik eşya satan yerlerde minik sunaklarda patileri havada kediler göreceksiniz. Sağ pati havadaysa para ve bereket, sol pati havadaysa ilişki çeker bilginiz olsun. Bisiklet spor değil, gündelik hayatın parçası ve takım elbiseli insanlar bile her gün kullanır. Ülkeden ayrılırken kalan bozuk paralarla çantaya; mayonez, sos, furikake, shiokombu atmayı unutmayın. Osaka’nın ruhu hem geçmişte hem gelecekte aynı anda nefes alıyor. Bazen bir kabuki sahnesinde, bazen bir duvar resminde, bazen bir tapınakta saklı.







NARA
Konnichiwaaa. Asya’nın en doğusunda yer aldığı ve güneşin ilk burada doğduğu kabul edildiği için Çinliler Japonya’ya yükselen güneşin ülkesi demişler. Tam 6.800 adadan oluşuyor. Shinkansen hızlı trenlerinin ortalama gecikme süresi ise 18 saniyeden az. Evet, doğru okudunuz. Nadiren de olsa bir gecikme yaşanırsa görevliler yolculardan tek tek özür dileyip, işlerinde herhangi bir sorun olmaması için gecikme kâğıdı dağıtıyorlarmış. Yüz yaşını aşmış insan sayısının en fazla olduğu ülkeler sıralamasında bir numara. Bu durum bir tesadüf değil. Japonların ikigai dediği, sabah uyanmak için bir sebep bulma hali; ölçülü beslenme alışkanlığı; yürüyüşler ve yaşlı bireylerin toplumdan kopmaması. Hepsi uzun bir ömrün sessiz mimarları. Burada yaşlanmak, bir sona yaklaşmaktan çok; hayatla kurulan bağın incelerek ama kopmadan devam etmesi gibi. Gezerken soya fasulyeli udon çorbası içmeyi unutmayın. Tilkiler soya fasulyesini çok sevdikleri için bu çorbaya tilki udonu deniyor. Bazı tapınakların tori kapılarında ağızlarında pirinç ambarlarının sembolik anahtarlarını taşıyan tilki figürleri bulunuyor. Japoncada sakenin gerçekleri gün yüzüne çıkardığına dair bir ifade var. İş çıkışı bir izakayaya uğrayarak stres atıyorlar. Duygularını açmakta zorlanan Japonlar, biraz olsun buralarda çözülüyor. Pirinçten yapılan bu içecek, kültür içinde yaygın ve seramonik bir yere sahip. Zıtlıklar evreni Japonya’da ve Nara’dayım. Kent, ülkenin ilk kalıcı başkenti olma özelliğini taşıyor. En eski ve en kutsal şehirlerinden biri olarak kabul ediliyor; tapınaklarıyla ülkenin tarihe açılan saygın kapılarından biri. İpek Yolu’nun en doğusundaki kent olarak Çin ve Hint kültürlerine her zaman yakın olmuş. UNESCO tarafından korunan asırlık ağaçların altında yürürken, aniden yanıma yaklaşan bir geyikle göz göze geldim. Tanrıların habercileri kabul edilen geyikler parkta, tapınakta ve sokakta özgürce dolaşıyor. Özel üretilmiş krakerlerle beslemek mümkün. Alçakgönüllülüğün zamanla öğrenildiğini anlatan bir haiku, yani kısa bir Japon şiiri şöyle der: Taze pirinç sapı dik durur, olgun buğday tam eğilir. Görebildiğim Japonlar; hemen her durumda eğiliyorlar. Ve evet… Japonya’nın her köşesi bambaşka bir şaşkınlık.







HİROŞİMA
Şinto, hayatı kutsal bir doğa yürüyüşü gibi görür; Budizm ise o yürüyüş sırasında zihni özgürleştirmeyi öğretir. Kapıda kırmızı bir geçit mi var? Şinto. Heykeller ve tütsü mü karşılıyor sizi? Budist. Alkış sesleri mi duyuluyor? Şinto.
Derin bir sessizlik mi hâkim? Budizm. Japonya’da bir tapınağa girdiğinizde inancı tabeladan değil, kapısından anlarsınız. Kırmızı bir torii sizi Şinto’ya davet eder; tütsü kokusu ise Budizm’e götürür. Japon yazar Hori Ichiro, Şintoizm için bunun bir dinden çok Japon kültürünün temel iradesi olduğunu söyler. Toplumsal kimliğin omurgasını oluşturur; davranışları ve duyarlılıkları şekillendirir, geleneklerde vücut bulur ve çoğu zaman dinlerin bile önünde yer alır. Ülkenin gerçeği ise nettir: Aynı alanda iki inanç yan yana durabilir. Tarih boyunca iç içe geçmiş bu iki gelenek arasında her zaman keskin sınırlar yoktur. Hiroşima, ülkenin “yeniden doğuş” fikrinin simgesi ve en barışçıl şehirlerinden biridir. Bombadan sonra “75 yıl boyunca burada hiçbir şey yetişmez” denmişti. Oysa birkaç ay içinde bitkiler filizlendi. Bugün Hiroşima, Japonya’nın en yeşil kentlerinden biri. Atom Bombası Kubbesi, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndedir; Japonya’daki en sessiz ama en güçlü yapılardan biridir. Samuraylara ve şogunlara tanıklık etmiş, yüzyıllar boyunca depremlere ve sellere direnmiş; tarihte benzeri görülmemiş bir atom saldırısının ardından küllerinden yeniden doğmuş Hiroşima, bugün modern bir metropol olarak gelişirken Japonya’nın en önemli turistik destinasyonlarından biri hâline gelmiştir. Derin tarihi ve barışın sessiz ama güçlü çağrısıyla herkesi kendine çeker. Barış Anıtı Müzesi, bombanın kurbanları için inşa edilmiş senotaf, barış çanı ve patlamadan sağ çıkmayı başaran, o günden bu yana özenle korunan 24 “anka kuşu” ağacı; kentin hafızasını ve umutla yeniden ayağa kalkma iradesini simgeler. Uçsuz bucaksız yolculuklarımda gördüğüm her güzelliği, okuduklarımın süzgecinden geçirerek sizlere aktarmaya çalışıyorum. Hiroşima’yı görünce aklıma gelen ilk satırlar ise çocuk öyküleriyle tanınan Kenji Miyazawa’ya aitti:
“Nerede olursak olalım, cennetten daha güzel bir yer kurmak bizim elimizde.”








TOKYO
Son durak kontrastların ve hayranlığın şehri Tokyo, beni yıldızlarla dolu bir gökyüzüyle karşıladı. Denge, karşıtların uyumunda gizli dedi. Anthony Bourdain, “Tokyo’yu seviyorum. Hayatımın geri kalanında sadece bir şehirde yemek zorunda kalsam, Tokyo olurdu,” dediği için bana da bu mutfağı doyasıya yaşamak kaldı. Şekerli omletin tadına bakmak isterseniz lezzet duraklarına uğrayın; turistler için adeta bir lunapark. Elektrik telleri deprem nedeniyle kontrolü kolay olsun diye dışarıda. Binalar ise dikine yükseliyor; arsa yok, alan yok. Her kat ayrı bir mekân, her tabela başka bir dünya demek. Yürürken gözünüz hep yukarılarda olsun. FamilyMart zincirine uğrarsanız famichiki tavuğunu mutlaka afiyetle mideye indirin. Asakusa’da ki yeraltı çarşısı ülkenin en eskisi; içinde berberi, plakçısıyla zamanın durduğu bir yer. Sensoji Tapınağı’na çok yakın. “Ben burayı nerede gördüm?” derseniz, yardımcı olayım: Perfect Days’i izlerken, Hirayama’nın işi bittikten sonra yemek yediği yer. Kiraz ağaçlarına sakura, çiçeklerini seyretmeye ise hanami deniliyor. Geçmişte halk, tanrıların sakura ağaçlarında yaşadığına inanır; pirinç hasadının iyi olması için onlara armağanlar sunarmış. Hanami geleneği yüzyıllardır hiç değişmemiş. Bir yanda dünyanın en kalabalık yaya geçidi, öte yanda dijital sanatla sarılıp kendimi bir tablonun içinde bulduğum anlar… Tapınak sessizliğinden neon ışıklara, sakura huzurundan Akihabara çılgınlığına geçmek sadece birkaç adım sürüyor. Her sokakta başka bir evren var: Manga dolu vitrinler, fenerlerle süslenmiş üç-beş kişinin sığdığı izbe barlar, gökdelenlerin arasına saklanmış bir Japon bahçesi. Omoide Yokocho bir anda en sevdiğiniz sokak olabilir. Uzun süredir burada yaşıyormuş hissini yaşarsınız. Shinjuku İstasyonu’nun o muazzam kalabalığından kendinizi buraya atmak, sevdiğiniz bir rutin hâline gelebilir. İzakaya ve benzeri yerlerden dilediğinizi seçip oturun. Keyfiniz bol olsun. Umaminin adını koymuş bir ülkeyi tam anlamıyla aktarmak gerçekten çok zor. İleride yine devam edeceğim kesin. Çünkü; insan, gözleri yıldızlardayken ayağının dibindeki çiçekleri nasıl unutabilir ki…




